Necati Çelik: İyi Müzisyen Sazı ile Sohbet Edebilendir

Klâsik mûsikîmizin vazgeçilmez enstrümanı olan ud, aynı zamanda çok geniş bir coğrafyanın da ortak melodik zenginliğine vesiledir. Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya yayılan bu geniş coğrafya içerisinde bugün bir Türk tınısı ya da ud tavrından bahsedebiliyorsak eğer, bunu Necati Çelik gibi birkaç virtüöz isme borçluyuz. Necati Çelik beynelmilel sahalarda gördüğü itibarı ve alâkayı ülkemizde pek görmese de yine de kendisini tanımlarken bu coğrafyanın ve milletimizin referans değerlerini öne sürüyor. Klâsik müzik geleneğimizin en önemli ekol isimlerinden Kadri Şençalar ve Çinuçen Tanrıkorur’dan istifade etmiş olan Çelik halk mûsikîmize olan dikkati ve hâkimiyeti ile de öne çıkıyor…

Biraz anne ve babanızdan ve doğduğunuz Konya’nın ikliminden bahsedebilir misiniz?

1955 yılında Konya’da doğmuşum. Aslen Konya’nın Sarayönü İlçesine bağlı Kuyulusebil köyündeniz.  Ben Konya merkez doğumluyum. Babamın ismi Hacıbey. Gerçek ismi İsmail’miş ama biz bilmediğimiz gibi çoğu kimsede bilmez babamın adının İsmail olduğunu. Hacıbey diye bilinir. Annemin ismi de Ümmü Ceylan. Annem babamın 2. Hanımı. Daha doğrusu eş yani kuma derler ya Anadolu da. Babamın ilk hanımı akraba evliliğinden dolayı çocukları yaşamamış.  3 çocuğu ölmüş. Sonra annemi almışlar. Konya’da babam çiftçilik ile başlamış işe sonra Konya merkeze taşınıp, çeşitli işler yapmış. Otel işletmeciliğinden tutun aktariye dükkânına kadar çeşitli işler yapmış. Ben babamı kaybettiğimde 7 yaşındaydım. Biz 4 kardeşiz. Ben 3 numarayım. Bir abim, bir ablam ve bir kardeşim var.

Mûsikî ile ilk ilişkiniz nasıl oldu? Sizi yönlendiren oldu mu?

Babamın ölümünden sonra bizim köyde bir düğün olmuştu. O düğüne gittik. 7-8 yaşlarındaydım. Çocuktum daha. Akşam oturuyoruz bir evde. Bir ara çocuklar dışarı çıksın dediler. Gençler, büyükler sazlar geldi cura geldi, bağlama geldi. Çocukları dışarı çıkardılar. Biz de o sırada Konya’da oturuyoruz. Konya’dan köye misafir olarak gelmiştik. Babam köyün çok sevilen, çok hatırlı bir adamı idi. Hacıbey’in çocukları diye bize pek seslenmediler, bize tolerans gösterdiler. Ben kaldım orda. Dışarı çıkmadım. Sonra biraz çaldılar. Dikkatlice bakmışım herhalde ara verdiklerinde curayı kaptığım gibi kapının önünde bir şeyler çalmaya başladım. Çok ilginçtir. Hakikaten bu böyle. Ben elime aldığım zaman çalıyordum artık. Hayatta hiçbir zaman sazımla uğraşmadım ben. Hepsi hazır geldi bana. Bazen şaşırıyorum. Şimdilerde derste veriyorum. İnsanlar yapamıyorlar. Niye yapamıyorlar diye merak ediyorum.

Doğuştan böyle bir yetenekle gelmek, Allah’ın büyük bir lütfu olsa gerek.

Benim bir Necati amcam varmış. Onun adını vermişler bana. Biz görmedik. Ben doğmadan ölmüş.  Necati amcam da ud çalarmış. Udunu çok aradım ama bulamadım. Kırık dökük neyi varsa alsam bir hatıra olacaktı. Onun güzel ud çaldığını söylerler köylüler. Ama biz görmedik. Amcamı da hiç görmedim. Babam biraz halay çekmeye, oyun oynamaya meraklıymış. Köyde halay başıymış babam. Herhalde böyle müzisyen bir aileden genler yoluyla geldiğini düşünüyorum ben.

Siz 7 yaşında bağlamaya başladınız.

7-8 diyebilirsiniz tam hatırlamıyorum ama o yaşlarda başladım.

Necati Çelik, Kani Karaca ve Cinuçen Tanrıkorur ile..

 

Peki, ud çalmaya ne zaman başladınız.

1970 yılında idi. Konya’da yaşıyorum o zaman. Konya folklor ünde udla çalınır türküler. Ud, divan sazı, cura, kanun, kaşık falan kullanılır. Herhalde oradan bir sıcaklık oldu ve uda karşı bir ilgim başladı.  1970 yılında bir ud edindim. Hatta onunda hikâyesi de biraz acıklıdır. Bir avukat abimiz vardı bizim. Aile avukatı. Erbil Koru. Öldü ise Allah rahmet eylesin. Uzun zamandır haber almıyorum. Yaşıyorsa Allah uzun ömürler versin. Ben yanında kâtip olarak çalışıyordum. Bana haftalık 40 lira veriyordu. Onun 25 lirasını bana veriyor. 15 lirasını benim namıma biriktiriyordu. Çocuğuz ya bana tasarruf öğretiyordu. Biraz paramın biriktiğini biliyordum. Bir yerde ud buldum. Onu satın almak istiyordum. Gittim abi dedim benim paramı verir misin? Dedim. “Ne yapacaksın?” dedi. Önce söyleyemedim. “Söylemezsen vermem” dedi sonra ud alacam dedim. “Sen ud çalmayı biliyor musun?” dedi. Yok, bilmiyorum dedim. “İyi” dedi. Kalktı. Yazıhaneyi kapattık. Anadol marka arabası vardı. Bindik arabasına evine gittik. Oradan bir eski bir ud getirdi. Siyah bez torba içinde, üstü bir karış toz bağlamış. Uzun süre tavan arasında kalmış. Çok eski Şam’lı İskender’in udu idi. “Al bunu çal” dedi. Bir tane tel vardı üzerinde. Oda kopmuş ama ortadan düğümlemişler. Götürdüm ustaya tamir ettirdim. Bir müddet onu çaldım.

Galiba antika bir ud olsa gerekti. Duruyor mu hala?

Antika bir ud du evet. 1923 yapımı idi. Artık durmuyor. Birisi aldı götürdü ve getirmedi. Adresini de bulamıyorum onun. Konya’da Hakkı Zambak adında bir udi üstat vardı. Rahmetli oldu. Onlarla tanıştık. Ahbap olduk. Ondan bir ud aldım. O da Ankara’da Mahir ustanın bir udunu getirmişti. O ud çok güzel bir ud du. Onu bana bir nevi hediye etti aslında. Parayla aldım ama hediyesi daha önemliydi. Hâlâ daha durur o udum. Abanoz ağacından. Çok kıymetli bir ud. Yıllarca onları çaldım.

İlkokulu Konya’da mı okudunuz?

Evet, Gazi İlkokulunda okudum. Sonra karma Ortaokulunda devam ettim. Sonra Karatay lisesinde liseye başladım. Ud, saz, bağlama çalıyordum. Orda küçük bir hatıram var. Sabahları evden çıkıyordum. Giderken Karatay Medresesinin karşısında yol kenarında bir büfe vardı. Sabah adam oraya bir kova su döker temizlerdi. Radyoyu da sonuna kadar açardı. Radyoda da çok güzel müzikler olurdu. Bizim evde de yoktu öyle radyo. Orda oturup müzik dinliyordum. Sonra bakıyordum saat 9’a gelmiş. Okula gitmiyordum. Sonra 53 gün devamsızlığım olmuş. Okuldan attılar beni. Hiçbir gün kahveye gitmedim. Okuldan kaçanlar kahveye giderdi. Ben gitmedim. Ama müzik dinlerken okuldan kovuldum.

Liseyi bitiremediniz mi?

Liseyi daha sonra ablam başka bir okulun müdür muavini oldu. Onun sayesinde dışarıdan imtihana girdim ve bitirdim.

Bu da müzik aşkınızın sonucu.

Ortaokuldayken müzik dersinden zayıf not almıştım. Çok güzel bağlama çalıyordum ama flüt çalınması gerekiyordu, ben çalışmadığım için o parçayı hoca zayıf vermişti. Yaşıyorsa Allah uzun ömür versin. Mehmet Kutluk adında müzik öğretmenimizdi. 10 üzerinden 4 vermişti bana. Daha sonra görüştük. Çok severdi beni. Kendisi keman çalardı. Ud çaldığımı biliyordu. Hocalığının gereğini yaptı. Çalışmadık. Zayıf aldık.

Sayın Hocam, siz 1973 yılında ilk defa Mevlana’yı anma törenlerinde udi olarak görev almışsınız.

Burada hemen küçük bir saptama yapayım. 1973 – 2013, 40 sene olmuş.

40. Sanat yıldönümünüzü de sanırım çok yakınlarda kutladınız.

Geçen başka bir hesap daha çıkardık. 64 yılında mı, 65 yılında mı, daha önce sahneye çıkmışlığımız var. 50’ye yaklaşıyoruz yani.

O dönemlerde ihtifallerde Saadettin Heper, Aka Gündüz Kutbay, Kadri Şençalar, Cinuçen Tanrıkorur gibi Türkiye’nin gerçekten çok önemli müzik adamlarıyla tanıştınız. Bu üstatlarımızdan nasıl etkilendiniz? Sizdeki intibaları, sizde bıraktıkları izleri ve o ihtivallerdeki, Konya’daki anılarınızdan da bir tanesini paylaşarak anlatabilir misiniz?

O dönemlerde ben, yeni tıfıl delikanlılık dönemlerim. 15–16–17 yaşlarındayım. Aşırı bir ud hastalığımız oldu. Kadri Şençalar merhumun bir 45’lik plağı vardı bir arkadaşımızda. Her gün gidip onu dinliyorduk. Neredeyse plağı eskittik. Her gün dinliyordum. O zamanlar Kadri Şençalar’ı gözümde devasa biri, erişilmez bir insan olarak hayal ediyordum. Herkes bilirdi benim Kadri Şençalar’a olan hayranlığımı.  Bir gün Alaettin tepesinin etrafında gezerken, bir arkadaş geldi karşımdan. Bana Konya’ya Kadri Şençalar’ın geldiğini söyledi. O zamana kadar ne Mevlana’dan, ne Tasavvuftan çok fazla bilgimiz yoktu. Biz Kapalı spor salonuna Kadri Şençalar’ı görmeye gittik. İhtival nedir onu da bilmiyorum o zaman. Tanıştık. Elini öptüm. O sene onun methiyle, Fevzi Halıcı vardı Konya’da. Turizm Derneği Başkanı. Orada ben Kadri Şençalar’ın yanında ihtifallere dâhil oldum.

Necati Çelik ihtifallerde

Çok genç yaşta bir lütuf olmuş.

Tabi bu arada nota okumayı da kendim öğrenmiştim. Hiçbir kursa, derse gitmedim. Aşırı bir hırs vardı bende. Birde çok kabiliyetliydim. Her şeyim hazırdı benim. Onun için çok sıkıntı olmadı. Kadri Şençalar ile şöyle bir anım vardır; Aka Gündüz Kutlay rahmetli çok takılırdı Kadri abiye. Onu kızdırırdı. Bir gün ben kuliste ud çalıyorum. Kadri Şençalar’ı taklit ediyorum. Onun meşhur Konyalı kız diye bir parçası var. Onda çok güzel mızrap oyunları var. Herkes etrafıma toplanmış. Ben oturduğum için görünmüyorum. Kadri Şençalar da var. O’da dinliyor beni. Aka Gündüz Kutlay ile Abdi Coşkun kuliste kapının önünden geçerken ud sesini duyunca içeri girmişler. Bakmışlar ben çalıyorum. Kadri baba da orda. Aka abi hemen rahmetli “a bizde sen çalıyorsun zannettik, sen artık seneye gelmezsin. Pabucun dama atıldı dedi.” Beni çok severlerdi. Çocuk yaşımda onlara katıldığım için. Saadettin Heper hoca rahmetli gözleri de zayıf görürdü bencileyin ama bütün Mevlevi ayinlerini içeren bir ayin kitabı vardı. Onu baştan sona ezbere biliyordu. Yakın bir mesafeden takip ederdi. “Evladım şurası diyez olacak, şurası bemol olacak” diye düzeltirdi hataları. Hani derler ya hocaların hocası. Bütün bizim çok büyük üstat dediklerimizin hepsi o rahmetlinin önünde ceketini iliklerdi. Çok büyük bir mûsikî âlimi. Tabi tasavvufi yönü de çok kıymetli ama âlim olduğunu söyleyebilirim. Benim şansım olarak kabul ediyorum bunu. Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak böyle bir konservatuar eğitimi yoktu. Türkiye’nin en büyük üstatları Konya’ya ayağımıza geliyordu. Teşbihte hata olmasın ama benim kendi imkânlarımla o hocaları bulma imkânım yoktu. Onlar tabi Mevlana hazretlerinin himmeti olsa gerek. Onlardan büyük istifadelerimiz oldu. Onlarla sohbetler oluyordu. Mesela Aka Gündüz Kutbay ile Saadettin hoca mıydı bilmiyorum tartışırlardı, mesela bir türkü Gülizar makamında mı, Hüseyni makamında mı, şöyle olursa Gülizar olur. Böyle olursa Gerdaniye olur falan diye tartışırlardı. Şimdiki aklım olsa daha iyi dinlerdim onları. Çok büyük istifadelerim oradan oldu. Mûsikî adına çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Bu duyduklarımızı birde akşam ayinde icra ediyorduk. Bunları o üstatların yanında çalmak da bizim için büyük şanstı.

Bununda zaten musikimiz karşılığını veriyor. Hiçbir emek boşa gitmiyor. Cinuçen Tanrıkorur’la ilgili hatıralarınız var mı?

Onunla da hatıralarımız var. İlk tanıştığımız 73 yılından ölümüne kadar 27-28 sene beraber arkadaşlığımız oldu. O aylarca benim evimde kaldı. Ben Ankara’ya gidip geldikçe görüştük. Abi kardeş olduk. Ben ona abi derdim artık.

Ne mutlu! Cinuçen Bey’in kardeşi olabilmek de meziyet ister.

Çocuklarıma da amca dedirtiyordu. Bir gün kendisine “abi ben bu köyde sabah eserini senden daha güzel çalıyorum” dedim. Çok severek çaldım bu parçayı.

Hocada unutamadığınız bir anınızı paylaşabilir misiniz?

Hiçbirini unutmuyorum ki. Beni azarlamayı çok severdi. Bana Yörük romanı derdi. Bir gün “Kalk bakım ayağa” dedi. Kalktım. “Al udu, çal” dedi çaldım.  Bunun üzerine bana “sen gerçekten Yörük romanısın dedi.” Bir gün yine evinde sigara içiyordum. Sigara içtiğim için bana kızdı. Sigarayı sevmezdi içeni de sevmezdi. Sigara içtiğim için bir gün kırdı beni. Gücendim. Çıktım gittim. Arkamdan ağlamış. Ertesi gün eve geldi. Bir şey olmamış gibi, hiç o hadise yaşanmamış gibi ilişkimize devam ederdi. Bizim hanıma beni çok şikâyet ederdi. “Senin bu kocan köylü derdi. Hiç randevu almadan haber etmeden getirdi beni zorla.” Bende dedim “abi, benim bir abim var bize gelirken randevu almıyor. Sende çocuklarıma amca dedirtiyorsun. Sen neden randevu alasın” dedim.

Necati Çelik ihtifallerde

Konyalı olmanız sebebiyle de Konya türkülerini yıllarca birçok belirli gruplarla icra etmişsiniz. Bunlardan da bahsedebilir misiniz?

Tabi ki ben aslında bağlama ile başlamıştım müziğe. Konya da da türkülerimiz udla kanunla çaldığımız için böyle bir yakınlığımız oldu. Ben uzun zaman Konya türküleri çaldım söyledim. Hatta birçoğunu notaya aldım. Evde duruyor onlar. Konya’nın öne çıkmış bütün ustaları ile çaldım. O zamanlar gençtim ama iyi çaldığımızı ve iyi öğrendiğimizi söyleyebilirim.  Konya türküleri hem klasik müziğimize yakın makamsal özellik taşıyor. Hem de değerli eserler. O yüzden kaybolmasını istemiyorum. Bu sebeple notaya aldım. Esas olan Konya ‘da kasetleri, makara teyp bantlarını insanlar kayıt ederler. Sandığın dibine atarlar. Onları kendileri de dinlemez. Başkalarına da dinletmezler. Bu kayıtların peşindeyim. Onları bulmak istiyorum. Elimde fazla kayıt yok. Onları da bulabilirsek Konya türkülerine daha iyi hizmet vermiş olacağız.

Bu tabi udunuza da yansımıştır değil mi?

Tabi bu ayrı bir tavır. Ben mûsikîyi şöyle düşünüyorum. Bir nevi, konuşma şekli. Tabi ki şehirli, eğitimli bir insanın konuşması ile bir köylünün konuşması farklıdır. Kötüdür demiyorum. Farklıdır. Aynı tonda konuşmazlar insanlar. Ud da da böyle. Ben Konya türkülerini çalarken bambaşka bir Necati oluyorum. Bir zamanlar Azerbaycanlı piyanist birisi ile tanıştım. Adam piyanoyu öyle bir çalıyor ki sanki Azeri sazı zannedersin piyanoyu. Öyle bir tavır veriyor ki ona. Benim için Ud’la Konya türküleri çalmak da bambaşka bir tavır gerektiriyor. Mızrap tekniği, çalım şekli de değişik oluyor.

“İki albümüm de yurtdışında çıktı.”

“Sûzidil” isimli bir albüm çalışmanız var. Bizim şanssızlığımız sizin bu albümleriniz hep yurtdışında çıkmış.

Aslında şanssızlığım mı şans mı bilmiyorum. 2 albümde yurtdışında çıktı. Biri Amerika da. Diğeri Belçika’da çıktı. Yasemin adlı CD Amerika da. 1996’da. Suzidil de Belçika da. Türkiye de bulma şansı yok. Türkler bizi sevmiyor herhalde.

Konya Belediyesi bünyesinde Türk müziği korosunu kurmuşsunuz ve ilk resitalinizi vermişsiniz. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz?

Resitalden önce başka bir konser münasebetiyle Cinuçen beyin bir eserini çalmıştım solo olarak konserde. Ona da haber vermemiştim. Sonra duydu onu Cinuçen Bey bana çok kızmıştı. Niye benim haberim olmaz diye. Daha sonra bu resital şeklinde Selçuk üniversitesinde çalışıyordum o zaman. Dünya Gençlik günü münasebetiyle ud resitali yaptık.

Bu resital galiba bir ilk, Şerif Muhiddin Targan’dan sonra.

Evet Targan’dan sonra ud resitali olarak bir ilktir o. Çok mutluyum böyle bir şey bize nasip oldu diye. Solo ud resitali vermek bayağı zor bir iş. Yanında bir çalan olursa biraz destek alıyor. Hatta bu resitalimde bir hatıram var. Refik Fersan’ın Saz Semâîsini çalıyordum. Oğlum o zaman 3 yaşındaydı. Tam ben çalarken “baba” diye bir ses duydum. 3. Haneyi komple atlayıp 4. Haneye geçmişim. Unuttum o arayı.

Eşiniz Ayşe hanımla kaç yılında tanışıp evlendiniz?

1978 yılında.

Eşinizin müziğe ilgisi var mı?

Eşimle daha evlenmeden önce, böyle bir şey aklımızda da yokken biraz önce bahsettiğim Konya’daki Dergâh Müzik Kursu’nu duymuş. Babama Hatta bizim köyde Hacı Bey derlerdi. “Hacı Bey dayının oğlu kurs açmış. Ben oraya gideceğim” demiş. Babası olur demiş, annesi razı olmamış. Çalgıcı mı olacaksın diye. Sonra ocağıma düştü. Ama Kocadan hoca olmayacağını anladık. Çok sever. Çok bilir de. 35 seneyi geçti bizim evliliğimiz. Bütün müzisyenleri bilir. Genç yaşta evlendik. Hanım içinde büyüdü. Kendisi bir şey çalıp icra etmez.

Sizi destekliyor olması çok büyük avantaj. Hocam sizin beste çalışmalarınız da var. Bunlardan da bahsedebilir misiniz?

Bestekârım diyemem. Sadece 2-3 tane bestem var ama bu bestelerimin hatıraları da var. İlk bestem Şevkefza makamında oldu.  İsim vermeyim bir abimiz İstanbul’a ilk geldiğim günlerde. “Hadi bana bir Şevkefza taksimi yap” dedi. Bende hiç bilmiyorum nedir. Çok mahcup oldum. Beni tersledi ve “Sen memleketine git soğan sat evladım.” dedi. Çok üzülmüştüm o zaman. Onun hırsıyla ilk bestem Şevkefza makamında oldu. Hatta bu güfteyi ilk duydum. 5-6 sene kafamda gezdirdim o güfteyi. İzmir’de oturuyorduk. Basmahaneden yürürken yaptım bu besteyi.  İsmail Hami Danişmend’in bir güftesiydi.

Gül âşık olup bülbüle feryâd ediverse,
Bülbül onu ihmal ile berbâd ediverse,
Dünya dönerek terse şark eylese garbı,
Canan bize hasret çekerek yâd ediverse.

İzmir yıllarınız var. Kültür bakanlığı İzmir Devlet Klasik Türk müziği korosunda Udi sanatkâr olarak olarak çalışmışsınız. Aynı zamanda da Ege Üniversitesi Konservatuarında da ud hocalığı yapmışsınız. İzmir’e geçişiniz nasıl oldu?

Ben o tarihlerde Konya’da Selçuk üniversitesinde okutman olarak çalışıyordum. Sonra İzmir Devlet Korosunun kurulduğu haberi geldi. Hatta birkaç yerden haber de geldi. Sen de git imtihana gir diye. Önceleri pek önemsemedim. Sonra telefon açtım. İmtihan saatlerini, günlerini öğrenmek için. Meğer o günlerde benim ismim oralarda konuşuluyormuş. Ben Konya’dan arıyorum deyince,  Şef Teoman Önal’dı “Necati Çelik sen misin?” dedi. Evet benim deyince. “Sen bi gel görüşelim” dedi. Gittik imtihana girdik. Gidiş o gidiş. Şükür kazandık. 3 sene İzmir’de devlet korosunda çalıştım. Bu arada Ege Üniversitesinde ud hocalığına başladım. Orda bir hatıram var. Oraya ilk gittim. Dediler, Arkadaşlara derslerini sen vereceksin. Onur Akdoğu diye bir hocamız vardı. Rahmetli oldu. Onun talebelerini de bana verdiler. Öyle bir sürü kalabalık insan birikti. İlk dersime diye gittim. Arkadaşlar dedim. Şu andan itibaren hepiniz sınıfı geçtiniz. Kaç almanız gerekiyorsa, 50 almanız gerekiyorsa hepinize 50 verdim. Bundan sonra ud öğrenmek isteyenler benim dersime gelsin dedim. İnanın hiç fire vermedik. Ben gitmiyordum ama öğrenciler hep geliyordu derslere. Ben öğretmeyi çok seviyorum.

necati çelik

Hiç ud metodu yazmayı düşündünüz mü?

Hayır. Çok teklif de oldu, ama ben udun öyle yazılı metodla öğrenileceğini düşünmüyorum. Ya da metodu kişiye göre yazılmak gerekir diye düşünüyorum. Ben birebir çalışmayı seviyorum. Kişiye göre metod geliştirilebilir. Yani bir metod yazacaksınız herkes ondan öğrenecek diye bir şey olamaz. Tarzım o değil.

Mutlaka haklı olduğunuz yönleri vardır. Ama bir rehber metod da olsa gençlerin elinde.

Şöyle bir şey olabilir. Günümüz teknolojisinin de nimetlerinden faydalanmak için birebir çalıştığınız dersleri videoya kaydediyorum. Bunu öğrencilere USB belleğinde veriyorum. Bilgisayarda çevir çevir çalış. Bazılarını youtube’da paylaştım. Görerek çalış. Metodsa böyle olabilir.

Bir özelliğinizde dünyanın her yerinden öğrencinizin olması. Özellikle Amerika’dan.

Amerika’ya öyle çok gittim geldim ama Malezya’dan, Bütün Avrupa’dan, Kuzey Afrika’dan  ve Amerika’dan çok talebelerimiz oldu.

“Cemil Bey’dir bizim pirimiz.”

Siz Tanburî Cemil Bey’in hayranlarındansınız sanırım.

Cemil bey deyince hemen şunu söyleyeyim, baştan beri eksik konuştuk. Konserlerde de bunu çok yapıyorum. Hep Cemil beyle başlar bizim işimiz. Cemil beydir bizim pirimiz. Hangi sazı çalarsa çalsın Türkiye’de bütün müzisyenler etkilenmiştir Cemil beyden. Ben hala dinliyorum. Her dinlediğimde yeni bir şeyler buluyorum.

O da bize nasip olmuş dâhilerden biri.

Demin size bahsetmeye çalıştığım. Cemil Bey gibi, Aka Gündüz Bey, Cinuçen Bey gibi insanlar için ben poşet çay tabirini kullanıyorum. Teşbihte hata olmasın. Allah bu insanları, insanların içine bandırmış. Biraz tadı, kokusu içine çıkana kadar bekletmiş. Bayatlamadan çekip almış içimizden. Genç gitmişler. Örnek model insanlardı. Cemil Bey bunların başında geliyor. En önemlileri.

İzmir Devlet Klasik Türk Müziği korosundan İstanbul’a geçerek Necdet Yaşar’ın topluluğu olan Türk Müziği Topluluğunda görev almaya başladınız. Bunun gelişimi nasıl oldu? Necdet Bey mi davet etti sizi, nasıl oldu?

İzmir’den İstanbul’a bir televizyon çekimi için geldim. Saz eserleri çalıyorduk. Aynı gün Necdet beyinde İstanbul televizyonunda çekimi varmış. Orda karşılaştık. Daha önceden de tanışıyorduk. Onun lafını hiç unutmam “Necati, senle çalışmak zevktir, şereftir. Seni buraya almak isteriz. Gelir misin?” dedi. “Koşarak geliriz.”  Dedim. Tüm müzisyenlerin hayalidir İstanbul’da çalışmak. 1987 yılında. Koronun kuruluş aşamasında geldim. Birde özel Necdet Yaşar grubu kurduk. Yurtdışına ilk açılışımız da o zaman oldu. İzmir Devlet Korosundayken bir Tunus seyahatimiz olmuştu.

8 ülkede turneniz olmuştu.

Evet, konserler yaptık ama asıl Necdet Yaşar topluluğu ile açıldık. Fransa’ya, Hollanda’ya, Amerika’ya gittik. Necdet abiyle bir anımı anlatayım. Amerika’ya gitmek için Ankara’dan vize alacağız. Gidecek olan arkadaşlar pasaportlarını getirdiler. Yıldız sarayının bahçesinde toplandık. 5-6 kişi. Konuşuyoruz. “Pasaportlarınızı getirdiniz mi?” dedi. Hepimiz uzattık. Necdet abide uzattı. Birisi pasaportları alıp Ankara’ya gidecek. Ben elimi uzattım. “Sana vermem canım, sen sigara içiyorsun.” Dedi.  Necdet abiyle de tatlı anılarımız oldu. Ondan da mûsikî adına çok şeyler öğrendik. Mesela eskilerin şöyle bir özelliği vardı; mesela burası diyez mi olacak, bemol mü olacak diye ihtilaf olduğu zaman, “çocuklar burayı uşşak gibi düşünün” dediği zaman iş oturur, çözülüverirdi. Ama şimdi bir koma bemol olmuş bir 4 koma bemol olmuş onlarla uğraşıyoruz. Başka yönlere gidiyor iş.

Notada her şey tarif edilemiyor. O eserin ruhunu biliyor büyüklerimiz.

Bu topluluk vasıtasıyla rahmetli Bekir Sıdkı Sezgin, Alaattin Yavaşça gibi üstatlarla da çalışma imkânımız oldu. Onlarla birebir provalar yapıp konserler verdik. Çok şeyler öğrendik. Hakikaten okulda tebeşir alıp da ders vermesine gerek yok. Onların yaptığı her şey büyük ders ti bizim için. Kaliteli müzik içinde büyüdük.

Sizin dünya müziğinin birçok önemli ismiyle de, birçok konser ve CD çalışmanız oldu. Bundan da bize kısaca bahseder misiniz?

 Amerika’da çok büyük ustalarla tanıştık. Özellikle Hintli bir üstad vardı. Habip Khan ‘la 99 depremi sırasında ben Amerika’daydım. Konserlerimizi yardım konserlerine çevirdik. Oda sağolsun 1 konsere geldi ve para almadı. Gelirini Türkiye’ye bağışladık. Cristopher dediğim arkadaş da iyi gitarcıydı. New Mexico’da onlarla konser yaptım. Konserden sonra Santa Fe diye bir şehir var. Orda bir evde parti düzenlemişler. Oraya gittik. Bende hep söylerdim gitar Paco de Lucía çok seviyorum diye. Bu arkadaş da onun grubunda gitarcılarmış. Oturduk hadi çalalım dediler. Ben de ne çalıcam, ben sizin müziğinizi bilmiyorum dedim. Biraz onlar çaldı, biraz ben çaldım derken hadi beraber çalalım dedik. Bir kaptırdık sabaha kadar çaldık beraber. Müthiş bir şeydi. İyi müzik, sazı ile sohbet edebilmektir diye düşünüyorum. Şimdi sizinle nasıl sohbet edebiliyorsak, sazımızla da sohbet edebiliyorsak o da iyi müzisyenliğin getirdiği bir şey.

Siz, 97 ve 98 yıllarında Kudüs’te İsrail üniversitesine de gittiniz. Davet mi ettiler?

Evet, İsrail’e birkaç sefer gittim. Hep seminerler, dersler veriyorduk.

Orda da öğrencileriniz var tabii değil mi?

Yurtdışında yüzlerce talebem olmuştur. Amerika da 300-500 talebem olmuştur. Avrupa’da çok var. İsrail’de de var. Arap ülkelerinde enteresan bir şey var; beni sadece isim olarak biliyorlar

Siz hem eğitimci hem virtüöz bir udi olarak, ud enstrümanına kaç yaşlarında başlanılması gerektiğini düşünürsünüz?

Olabilecek en erken yaşta. Ud şekil itibariyle kavranması tutması güç bir alet olduğu için fiziken biraz gelişmek gerekiyor. Ama ben uzun zamandır peşine düştüğüm bir projem var. Küçük çocuk udu yaptırmak istiyorum. Mandolin kadar. Onlar yaptırabilirsem daha küçük yaşlarda uda başlanılabilir. 4 telli bir ud yaptırabildiğimi düşünsenize.

Lavtaya benzer bir şey.

Lavtanın teknesine ud sapı takılabilir. Onun tekniği farklı olur. Perdesiz hale getirip ud sapı takılıp lavta teknesi büyüklüğünde yapılabilir diye düşünüyorum.

Çünkü zenne udu bile büyük geliyor çocuklara.

Müzik zaten ne kadar erken başlanırsa o kadar iyidir. Bir müddet kör nokta dediğimiz uğraşmakla geçen ağır bir dönem var. Onu çocuk yaşta atlatmak daha kolay. Belli bir yaştan sonra yeni şeyler öğrenmekte zorlaşıyor. Ben kendimi ayrı tutuyorum. Ben elime aldığımda çalıyordum zaten. İlk defa evimize bağlama geldi. Abim getirdi. ‘Yüce dağ başında yanar bir ışık, düşmüşem peşine olmuşam aşık.’ Biz o gece çaldık onu. Hepimiz çaldık. Abim, ablam ve ben.  Zor değildi bizim için çalmak. Ben profesyonelce bu işi seçtim. Türkiye’miz de henüz çocuk eğitimi programımız yok. Türk müziği adına.

Maalesef okullarımızda da yok.

Yapılması gerektiğini düşünüyorum. Okullarımızda öğretilen müzik sistemi batı müzik sistemidir. Türk çocuklarının kavrayabileceği biraz makam kokan, biraz Türk müziği içeren eserlerin yapılmasını çok istiyorum.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Son söz olarak şunu söyleyeyim. Günümüzde sanatkârdan çok meşhur insanlar çoğaldı. Medya iletişimin artmasıyla bir yolla insanlar meşhur olabiliyor. Tıklanma rekoru kırıyorlar. O insanlar bir süre sonra söz sahibi oluyor. Bundan kurtulmamız lazım. Biraz daha seçici, araştırmacı olmalı. Tabi birde Türk Milleti uzun zaman aç ve susuz bırakıldı, Türk Müziği konusunda. Bulduğumuz ilk şeyi yiyoruz. İyi mi, kötü mü, pis mi, temiz mi olduğuna bakmadan yiyoruz. Bu üzücü bir şey. Böyle olmaması gerekiyor. Daha seçici olmasını tavsiye ederim. Türk Müziği, buna baştan beri inandım. Dünyanın en seçkin en üst düzey müziklerinden biridir. Türk Müziği en yüce en üst düzey müziklerden birisidir.

Sizin hayatımda dönüm noktası dediğiniz bir an var mı?

Dönüm noktası çok olmuştur. Necdet Yaşar topluluğu ile beraber yurtdışına açılmaları sayabiliriz. 93 yılında Amerika’ya gittim Necdet Yaşar topluluğu ile. Sonra döndük. Ben tekrar gittim.  Tek başına turlarım oldu. Dil bilmiyordum o zamanlar. İngilizcem zayıftı. Çok sıkıntılı günlerim oldu. Ama başlangıç noktası olabilir. Ondan sonra dünyaya kapılarımız açıldı.

“Mûsikî, Allah’ın insanlara bahşettiği en önemli hediyelerden biridir.”

 

Zaten öğretirken çok şey öğreniyorsunuz.

Eskiden öyleydi. İnsanlar sadece ben bileyim diyordu. Nota bile öğretmek istemiyorlardı. Ama ben öyle değilim. Mesela benim inancıma göre bir hoca talebenin başının üstündedir. Talebe ne kadar yükselirse yükselsin hocada o kadar yükselir. Bunu bildiğim için olabildiğince her şeyi açık etmeye çalıştım. Gizli sırlarını da anlatmaya çalışıyorum. Ne kadarını anlayabildiysem. Mûsikînin de göründüğü gibi olmadığını düşünüyorum. Mûsikî, Allah’ın insanlara bahşettiği en önemli hediyelerinden biridir. Sadece insanlar müzik yapabilir. Hatta bazı insanlar müzik yapabilir. Bütün canlı mahlûkat mûsikî yapamaz. Hayvanların çıkardığı o güzelim sesler mûsikî değildir. Güzel sestir sadece. Musikiyi insanlar yapar. Hayatın her evresinde vardır mûsikî. Doğumundan ölümüne kadar. İbadetinden savaşa kadar. Eğlencesine, üzüntüsüne kadar hayatımızın her evresinde vardır. Çok kutsal bir şeydir. Buna iyi gözle bakmak lazım.  Mûsikîyi kötü amaçla kullananlar ilk başta kendileri zarar görürler. Çarpılmak diye bir tabir var ya. Öyle düşünüyorum. Eğlence için de lazım müzik. Hayatımızın her evresi dediğim bu. Ama yere çalmamak lazım. Eğlenirken de güzel seviyede eğlenilebilir.

Bu yazı “nebahatkonuyilmaz.blogspot.com.tr” sitesinde yayınlanmıştır.
Yazıyı orijinal adresinde okumak için tıklayınız.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir