Gönül’den Mızrap’a Bir Nağme / Necati Çelik

necati çelik

Gönül’ün evrensel bir karşılığı yok mu?

“Gönül”ün İngilizce karşılığını arıyoruz, yok.. Ne diyeceğiz? “Heart” desen “kalp” , “spirit” desen “ruh” , “soul” desen “ruh”… olmuyor yani tadı yerine gelmiyor, o yüzden ben çevirilerde hep Türkçesini kullanırım. Mesela “mızrap” bizde var, İngilizcede karşılığı “penar” … adamlar zaten mızrap kullanmıyor, öyle bir kelimeye de ihtiyaçları yok, “mızrabı da siz öğrenin” diyorum.
Mızrap kelimesinden yola çıkarak, her kelimeye yüklenen anlamın altında bir kültürel karşılığı da oluyor…

Kökeni Arapçadan mı geliyor Farsçadan mı geliyor bilmiyorum; “zarp” yani vurmaktan gelen bir şey, “darp etmek” gibi…

Müziğe böyle baktığınızda Türk müziğinde değer olarak aktarılacak çok şey vardır, değil mi?

Çok şey var, o kadar çok ki… Şuradan başlayalım isterseniz, müzik diyelim… Cenab-ı Allah’ın insanlara bahşettiği bir sürü üstün özellikler vardır. Mesela konuşmak, düşünmek sadece insanların yapabildiği şeylerdir bunlar, başka hiçbir mahlûkatta yoktur… Hayvanlar birbirleriyle konuşmazlar, bir ses çıkarırlar, anlaşırlar, maksadı başkadır, bitkiler de konuşmazlar. Sadece insanlar müzik yapabilir, müzik de insanlara bahşedilmiştir, başka hiçbir mahlûkat müzik yapamaz. Kuşların çıkardığı güzelim sesler müzik değildir, birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları bir araçtır. Müziğin fonksiyonu başkadır insanlarda, insanın doğumundan ölümüne kadar her safhasında var olan bir değerdir. İnsanlara verilmiş üstün özelliklerin en başında müzik geliyor, bunu ben söylemiyorum, bir sürü üstatlar, ulema hep böyle söylüyor, müzik önemli bir şey. Rahmetli hocam Cinuçen Tanrıkorur da -o zaman memlekette anarşi çok türemişti yükselmişti- “müziğin bozulmasıdır bunun sebebi” demişti. Anarşinin yükselmesindeki sebep müziğin bozulmasıdır, çünkü müzik ruhun gıdasıdır, müzik ruhu terbiye eder, müzik bozulduğu zaman bozuk bir ruh haline sahip olursunuz, bozuk ruhlu insandan da her şey beklenir.

O zaman o tınılar, insana verdiği hoş duygulardan ziyade bu sefer şiddeti körükleyen, biraz daha cesaret veren, ölümü kutsayan müzikler marşlara dönüştü.

Şöyle diyebiliriz, sadece Türk müziği çerçevesinden bakmıyorum bütün müziklerde bu söylence vardır. İnsanı birebir etkileyen en önemli unsurdur, kültürle tarihle çok içiçedir müzik, müzikle neler yapılabiliyor bakın… Türkler, zamanında, müziği silah olarak kullanmış, savaşlarda “kös” dediğimiz koca koca davullar -fillerin sırtında taşınacak kadar büyük davullar- vurduğu zaman üç günlük yoldan duyuluyormuş o kösün sesi… O zaman savaşlar cephede oluyordu, asker göğüs göğüse çarpışıyordu, üç gün öncesinden düşman, “eyvah, Türkler geliyor!” diyerek zaten, bir sıfır mağlup çıkıyor meydana, psikolojik yenilgiyle çıkıyorlar, üç gün öncesinden savaşı kazanmış oluyorsunuz.

Adeta müziğin oku onun sinesine değiyor…

Müzik savaşta silah olarak kullanılmış, dinimizde ibadet aracı olarak kullanılmış, Peygamber Efendimiz’in (sav) Bilal Habeşi Hazretlerine, “Sen oku ezanı senin sesin güzel” demesi orada musikinin güzelliğinden istifade etmek maksadıyla söylenmiştir. Neredeyse herkes okudu ezanı, önemli olan ezanı insanlara duyurmak değil mi, değil, aynı zamanda onun güzel olması lazım. Yine mesela bebeğimizi uyutuyoruz müzikle, eğlenmek istiyoruz müzikle, ağlamak istiyoruz müzikle, kardeşim hayatımızın her noktasında müzik var. Bunun bu gücünü keşfeden bazı sivri zekâlılar müziği kötü yolda kullanmak istediler, müziğin bozulması budur. Nasıl ki bugün televizyon gibi, bunu bilen üç beş kişi vatandaşın bu ilgisinden istifade ederek televizyonu kötü amaçlı kullanmaya başladı ve bana göre başardılar da… Müzik bozuluyor, gün geçtikçe kan kaybediyoruz. Hep böyle gidecek değildir, bir gün düzelecektir, ona da inanıyorum, bugün böyle olur yarın her şey bir anda değişir, çünkü önemli bir şey kaybetmek insanlara pek hayır getirmez. İnsanların selameti için iyi müzik lazımdır. Zaten hocam da şöyle derdi, “dünyada iki çeşit müzik vardır oğlum, iyi müzik, kötü müzik…” Doğu müziği, Batı müziği, Türk müziği, Arap müziği… Tamam, bunlar Türkçe, Arapça, Fransızca, İngilizce gibidir ama hepimiz insanız, hepimiz aynı şeyi söyleyebiliyoruz, Türkçe “seni seviyorum” dediğimiz zaman Almanlar “ich liebe dich” diyor, İngiliz “I love you” diyor, herkes aynı şeyi söylüyor, aynı manaya geliyor, müzik de o kalemde düşünülebilir ama iyi müzik ve kötü müzik vardır. Temel ayrım burada başlar. Türk müziğinin çok üst düzey bir müzik olduğunu ben bizzat yaşamış insanlardan birisiyimdir. Bütün dünya müzisyenleriyle oturduk kalktık, beraber müzik yaptık çaldık, söyledik, sohbet ettik, bunu birebir gördüm. Şunu söyleyebilirim dünyadaki en eski kültürlere bakınız, bunlardan bir tanesi Türk kültürüdür. Millet olarak en eski kimler var, Çinliler var, Yunanlılar var, Türkler var, o günden bugüne zaman filtresinden süzülmüş bu kültürün bir ağırlığı yok mudur yani. Onun için çok üstündür, çok kıymetlidir. Arı sütü bile hikâye kalır Türk müziğinin süzülmüşlüğünün yanında, o kadar üstün bir müziktir Türk müziği bana göre. Şöyle söyleyebilirim Amerika’da kanun çalan Mimi Spencer diye bir kadın vardı, o beş altı lisanda şarkı söyler, kanun çalar, Türk müziğinden de çalar… Benim talebem oldu, hatırlamıyorum şimdi bestenigâr makamı mıydı, nikriz makamı mıydı öyle bir makam öğrettim, arkadaşlarına hava atmaya başladı “ben sizden fazla bir şey biliyorum” diye. Bu onlar için gurur vesilesiydi. Biz yanlış bir politikanın sonucunda bilinçli olarak bozulmaya, horlanmaya başlanan bir müzikten bahsediyoruz. Türk müziğinin çok değişik merhalelerden geçtiğini biliyorum.

Mesela pop müzik diye bir şey başımıza bela ettiler, arabeski bir yere kadar anlayabiliyorum da pop çok komik, çok kötü bir şey… Ticari amaçla yapılmış hatta insanların ruhunu dengesini bozmak için yapılmış müziklerdir onlar.

Bu üretim tüketim ilişkisi müzikte de var tabii, arz taleple popu öncelediler…

İmalatı çok kolay, hele şimdi bilgisayarlarla her şey hazır, bir küçük değişiklik yapıyorsun, ben yaptım deyip ortaya atıyorsun; satılıyor, üretmesi kolay, yapması kolay, çok satılıyor, para kazanıyor insan, bir sürü insan o işten ekmek yiyor.

Necati Bey, doğumunuzun 55. Yılında sanatınızın 40. yılını kutlamışsınız. Uzun ve bereketli bir müzik yaşamı, burada biraz kendinizden bahseder misiniz?

Bu kısacık ömrümüzde çok şeyler yaptığımı söyleyemem, yaptıklarımın benim nazarımda iyi şeyler olduğunu düşünüyorum. Dediğiniz gibi 1955 yılında Konya’da doğdum, yedi sekiz yaşlarındaydım babam yeni vefat etmişti, bağlamayla tanıştım, bağlama çalmaya başladım bir müddet, sonra 1970 yılında ud’a heves ettim, ud çalmaya başladım.

Size yol gösterenler mi oldu, “ud’a yönel!” diyenler mi oldu?

Hayır, hiç kimse yönlendirmedi. Ben sazı bağlamayı da güzel çalardım o zaman. Çocuktum ama güzel bağlama çalardım, herkes beni bağlama çalar diye bilirken birden bire ud çalınca, herkes “neden böyle bir şey yaptın?” dedi. Ben udu sevmiştim, ud zaten Konya’da çok bilinen bir çalgıdır ve normal güncel sohbetlerde ud kullanılır. Konya müziğinde ud vardır, kanun, ud, divan sazı gurubuyla çalınır, onun tesiriyle ya da çok hoşuma gitti diyebilirim.
Ben bağlamayı da udu da elime ilk aldığımda çalıyordum, bu enteresan bir şeydi. Ben hiç uğraşmazdım bu işlerle, sadece sonradan müziği öğrenmeye çalıştım, hocam dediğim adamlardan makam nasıldır vs. müzik öğrendim. Bağlamayı elime ilk aldığımda çalıyordum. Bir sürü talebem oluyor, maalesef onlar daha tutmasını bilmiyorlar. Benim hiç öyle bir sıkıntım olmadı, Allah’ın bir lütf-u ilahisi olduğunu düşünüyorum, derler ya bu iş için yaratılmış. Mevlana ile ilgili törenlere Türkiye’nin bütün üstadları gelirlerdi. Mesela Sadettin Heper vardı rahmetli, bütün müzisyenler onun önünde ceketini iliklerlerdi. Aka Gündüz Kutluay’ından tutun Necdet Yaşar’dan tutun Cinuçen Tanrıkorur, bir sürü, üstadları saymak bile zor, hepsi aklıma gelmiyor, onların içinde, onların sohbetlerinde bulunmak bana çok şey öğretti. Konya’da oluyordu bu, tabii yılda bir hafta oluyordu…

Siz bu yüzden ilginç bir şey söylüyorsunuz; “Avrupa’da müziğin merkezi Viyana’dır, Türkiye’de de müziğin merkezi Konya’dır.” Üstadların ağırlıklı olarak orada olmasından dolayı mı?

Orada değildi ki üstadlar, Türkiye’nin her yerinden oraya toplanırlardı, o işi Mevlana Hazretleri’ne bağlamak lazım. Malum onun “gel gel” çağrısının da bunda bir rolü vardır ya da Mevlana gibi bir zatın orada bulunması merkez haline getirmiştir Konya’yı. Zaten Cinuçen Ağbi rahmetlinin de bir tespiti vardır… Türkiye haritasına bir cetvel koyardı taa güneydoğudan kuzeybatıya Urfa’dan İstanbul’a kadar düzgün bir çizgi çizer, bu çizgi üzerinde kalan bütün şehirler tarih içinde hep kültür merkezi olmuşlar, Urfa’dan girin yukarı doğru çıkın Konya’ya geliyorsunuz Konya’dan Bursa’ya gidiyorsunuz derdi. Konya hem Selçuklu’lardan hem çok daha öncesinden çok eski bir yerleşim merkezi. Yanlış hatırlamıyorsam on bin yıllık bir yerleşim merkezi olduğunu keşfetmişlerdi Konya’nın, dünyanın ilk yerleşim merkezlerindendir. Dolayısıyla böyle bir kültür merkezi olması çok doğal bir şey. Konya’da birçok şeyin ilkleri yapılmış, var yani orada…

Devamında yaşam çizginize devam edersek, Mevlana ihtifalleri…

İhtifallerde (anma töreni) büyük üstadları tanıdık, onların sohbetlerinden çok şeyler öğrendim diyebilirim.

Konya bağlantısı bir yana, ney çok dillendirilir, gönülle ilişki kurdurulur, onun ağzından dinle mesajı verilir, burada aslında çok duygusal bir şey sormak istiyorum, ney insanlara çok şey söylüyor, ud size ve bize ne söylüyor?

Ud da dünyada bilinen en eski müzik aletlerinden biridir. Yunanlıların kucakta çaldıkları “lir” diye bir müzik aleti var ya, onun kadar hatta ondan daha eski… Çünkü taa Mısır tabletlerinin önünde ud resmi var, tarihi çok eski bir müzik aleti. Türklerin, icat ettikleri müzikle tedavide ud kullanılıyordu. Udun bana göre kendi kendime uydurduğum felsefelerim vardır, çok fazla samimiyiz udla… Elimizin en hassas bölgesi parmak uçlarıyla dokunuyoruz uda, bütün kucağını tam dolduruyor, insanla bütünleşmesi çok kolay. Neyle farkı şu; neyin içine canından can katıyorsun, nefesinden nefes veriyorsun, neyin bir kalem daha üstünlüğünü gösteriyor bu. Benim için, udda da kendi bedeninle bir olması var. Mesela mızrabı udun burguluğuna takarlar, eğilir bükülür, Yunus Emre’nin “ağacın eğrisi bile giremez” dediği şeyle… O kalemle ben mızrabı tellerin altına sokarım, düz durmak zorundadır o benim bakışımda. Yani onun eğriliğine bile tahammülümyoktur, ben udu çok severim. Yolculuk sırasında udu bagaja veya yere koymam, evde otururken bile yere koymam ben udumu. Udla söylemek istediğim her şeyi söylediğime inanıyorum. Ud, tamam başlangıçta ud olana kadar ağaç tahta parçasıdır, ama ud olduktan sonra ayrı bir dünya olur o, orada küçük gibi görünen ama çok büyük bir dünyaya açılan penceredir. Udun sapında perdenin olmaması bize verilmiş en büyük hürriyettir. Gitar öyle değil, perdeler var o perdelerin içinde. Şu alanda bir daire çizersiniz o dairenin içinde dans etmek vardır, bir de bir duvar örüp duvarın içinde dans etmek vardır. Bazen çizgiye basıp çizginin ötesine geçebilirsiniz ama duvarın ötesine geçemezsiniz, duvar çok sınırlar, çok bağlayıcıdır. Udda öyle değil, ud daha serbesttir…

Öğrenmesi zor mudur, kolay mıdır?

Bütün müzik aletleri gibi udu da öğrenmek zordur, müzik sanat olarak zordur. Udun ilk başlangıç aşaması çok zordur ama bana göre gittikçe kolaylaşan bir sazdır ud.

Arap âleminde de ud çok kullanılıyor değil mi? Onlarla da teşrik-i mesainiz oldu mu?

Tabii ki, olmaz mı… İki sene önce ud festivali yaptık, Araplardan çok iyi udiler geldi. Zaten daha önceden de benim gittiğim çok Arap ülkelerinde talebelerim vardı. Endülüs Emevi dönemlerinde ud sazı, İspanya’dan Avrupa’ya Araplar vasıtasıyla girdiği için Avrupa’da “Arap sazı” olarak bilinir, aslında Türk sazıdır, orijinali Türk sazıdır.

Kopuzdan başlayan bir benzerlik var mı?

Olmaz mı kopuz da onun içinde, taa Mısır tabletlerinde, dünyada Arap şeyi yokken ud vardı. Onuncu yüzyılda Farabi’den sonra, -bu kadar çok fazla tarihine girmek istemiyorum da- udu öğrenip, Ziryap diye bir şarkıcı, udun gelişmesinde katkısı bulunmuş, çok sevmişler Araplar- hatta “el ud” diye öd ağacından yapıldığını, isminin oradan geldiğini söylerler. Çok büyük repertuar geliştirmişler, Avrupa’ya Araplarla gittiği için Arap sazı olarak tanınmış, onu kırmak zor ama kırmaya çalışıyoruz.

Bir hatıranızı anlatır mısınız?

Amerika’da bir gün bir konserde, yıl 1993 ya da 94, konserde çalarken birkaç kişinin kalkıp gittiğini de gördüm, sıkıldı insanlar… Onlar başka maksatla gelmişler, eğlenmek için gelmişler, sıkılmış gittiler. Aynı konserde Amerikalı bir kadın, -o zamanlarda da İngilizcem çok zayıf, sıfır derecesindeyim- geldi, böyle yaprak gibi titriyor kadıncağız, bir şeyler söylüyor, anlamıyorum. Dans diyor bir anladığım kelime, “God” diyor, “Allah” onu anlıyorum. Çok duygulanmıştı, heyecanı tarifsizdi…

Türk müziğinin kültür ile ilişkisinden hareketle kültürümüzün yapısal özelliklerine dair neler söylenebilir? Çalgı ve tınıdan ziyade Türk müziğini evrensele taşırken bize “bak bunun Türk müziği olmasının nedenleri şudur” dedirtecek neler var?

Yine Cinuçen Tanrıkorur’un bir sözü üzerine geliştirdiğim bir felsefe… Müzik kelime anlamı olarak, Latince kökü “musika” , Latincede “mus” “peri” demekmiş “ika” da “-ce, -ca” gibi bir ek, Türkçe, Arapça, İngilizce, perice. Perice ne demek; bu bir dil, lisan, peri lisanı, müziğe bu açıdan bakarsanız işin boyutlarının ne kadar değiştiğini göreceksiniz. Mesela şu anda biz Türkçe konuşuyoruz, biz perice konuşsaydık bütün dünyada ne kadar canlı mahlûkat varsa, otlar hayvanlar ne varsa bu lisanı anlayabilir, hiç şüpheniz olmasın bundan, kesin anlaşılan bir dil. Bazı insanlar konuşur ama bütün canlılar anlar o dili. Dolayısıyla böyle bir dili, tabii ki ağaç kökünden beslenir, biz konuştuğumuz zaman Türk kültürüyle konuşuruz, Türk kültüründen genlerimizde ne varsa, hafızamızda ne varsa onları söyleyebiliriz, herkes öyle yapar…Alman da Alman kültürünü konuşur. Avrupa’ya, İngilizlere, Amerika’ya bu kültürü İngilizce anlatma imkânımız yok çünkü İngilizcemiz yetmez, böyle bir şeye de gerek yok. Ama müzikle bunu çok rahat anlatabiliyoruz, o kadar kolay anlatıyoruz ki Avrupa’da Amerika’da yıllardan beri, -1990’dan beri Amerika’ya derse gidip geliyorum- yüzlerce binlerce talebem oldu, hiç sıkıntı olmuyor, çıkıp çaldığım zaman… Hatta orada röportajlar falan da yaptılar. Konsere gelen insanlara ilk defa duyduğu müzik hakkında sorular sormuşlar, çok güzel cevaplar almışlar. İnsanların bunu anladığını görüyorsunuz, sen ağlamak mı istiyorsun, hüzünlü müsün, sevinçli misin, bunu anlayabiliyor insanlar…

Her udinin kendine göre bir tınısı olur, değil mi?

Kesinlikle kesinlikle, mesela benim kızım da ud çalar, kızım benimle aynı tonu aynı sesi çıkarır, çok iyi ud çalamaz, udi değil zaten, müzikle profesyonel uğraşmıyor ama çaldığı zaman benimle aynı tınıyı çıkarıyor. Çünkü doğduğundan beri o tınının içinde, onu duyuyor, ud sesi onun için odur yani. Ama aynı udu değişik kişiler çaldığında dediğiniz gibi değişik tonlar çıkar. Kişilere göre onun vuruşu, şiddeti, baskısı her şeyi çok değiştiriyor, parmak izi… Biz herkesi dinlediğimiz zaman sesinden biliriz ha bu çalan falanca kişi diye biliriz.

Bu yazı “gonuldergisi.com” sitesinde yayınlanmıştır.
Yazıyı orijinal adresinde okumak için tıklayını

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir